Mitsubishi Electric, Akıllı ve Yüksek Verimli İklimlendirme Çözümleriyle Dönüşüme Odaklanıyor  - Yapı İnşaat Dergisi
Bizimle iletişime geçin

GENEL

Mitsubishi Electric, Akıllı ve Yüksek Verimli İklimlendirme Çözümleriyle Dönüşüme Odaklanıyor 

Yayınlandı

-

Mitsubishi Electric Türkiye Klima Sistemleri Ürün ve Pazarlama Birim Müdürü Dr. Murat Hoşgör

 

100 yılı aşkın teknoloji ve mühendislik birikimiyle iklimlendirme sektöründe faaliyet gösteren Mitsubishi Electric, enerji verimliliği, dijitalleşme ve bütünsel sistem yönetimini odağına alıyor. 

 

  1. Öncelikle firmanızı ve iklimlendirme sektöründeki faaliyet alanlarınızı kısaca tanıtabilir misiniz? 2026 yılının ilk yarısı özelinde sektörün mevcut görünümünü ve sektördeki konumunuzu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Mitsubishi Electric, 100 yılı aşkın geçmişiyle bugün 120’den fazla ülkede faaliyet gösteren, dünya genelinde yaklaşık 150 bin çalışanı bulunan küresel bir teknoloji şirketi. Enerji sistemlerinden fabrika otomasyonuna, ulaşım teknolojilerinden yarı iletkenlere, bina sistemlerinden iklimlendirme çözümlerine kadar oldukça geniş bir alanda faaliyet gösteriyoruz.

 

Mitsubishi Electric Türkiye Klima Sistemleri olarak konutlardan ticari yapılara, kamu binalarından endüstriyel tesislere kadar farklı ihtiyaçlara yönelik iklimlendirme çözümleri sunuyoruz. Split klima, VRF, ısı pompası, chiller, klima santrali, havalandırma ve sistem kontrol çözümleri faaliyet alanlarımızın önemli bölümünü oluşturuyor.

 

2026 yılının ilk yarısında iklimlendirme sektörünü şekillendiren temel başlıkların artan soğutma ihtiyacı, enerji maliyetleri, iklim değişikliğinin etkileri ve enerji verimliliğine yönelik beklentiler olduğunu görüyoruz. Türkiye’de split klima pazarı 2 milyon adedin üzerine ulaşmış durumda. Ülkemiz aynı zamanda Avrupa’nın en büyük split klima üreticilerinden ve VRF alanında Avrupa’nın önde gelen pazarlarından biri konumunda.

 

Klima artık yalnızca sıcak havalarda kullanılan bir soğutma cihazı olarak değerlendirilmiyor. Kullanıcılar enerji tasarrufu, hava kalitesi, sessiz çalışma, akıllı kontrol ve dört mevsim yaşam konforunu birlikte sunan sistemler talep ediyor. Biz de yüksek verimlilik, uzun ürün ömrü, mühendislik kalitesi ve bütünsel müşteri deneyimini odağımıza alan “Mükemmellik Dengesi” yaklaşımımızla sektörde konumlanıyoruz.

 

  1. Dijitalleşme iklimlendirme sistemlerinde rekabet koşullarını nasıl değiştirdi? Veri yönetimi ve gerçek zamanlı analiz, karar alma süreçlerinizde nasıl bir rol oynuyor?

 

Dijitalleşme, iklimlendirme sektöründe rekabetin odağını cihaz özelliklerinden sistem performansına ve kullanıcı deneyimine taşıdı. Bugün bir iklimlendirme çözümünün yalnızca hedeflenen sıcaklığı sağlaması yeterli görülmüyor. Sistemin tüketimini takip edebilmesi, değişen koşullara uyum sağlaması, uzaktan yönetilebilmesi ve olası sorunlar ortaya çıkmadan önce kullanıcıyı bilgilendirebilmesi bekleniyor. Inverter, nesnelerin interneti ve akıllı enerji yönetimi teknolojileri bu dönüşümün temelini oluşturuyor. Inverter teknolojisi sistemin ihtiyaç kadar çalışmasını sağlayarak enerji dönüşümündeki kayıpların azaltılmasına yardımcı oluyor. IoT destekli çözümler ise cihazlardan ve sensörlerden elde edilen gerçek zamanlı verilerin izlenmesini ve değerlendirilmesini mümkün kılıyor.

 

Mitsubishi Electric’in otomasyon ve SCADA alanındaki uzmanlığını iklimlendirme sistemlerine de taşıyoruz. SCADA teknolojisiyle desteklenen yapılarda klima santralleri, chiller, VRF ve havalandırma sistemlerinin performansı anlık olarak takip edilebiliyor. Sistem davranışları analiz edilerek olası arızaların önceden tespit edilmesi ve önleyici bakım planlarının oluşturulması mümkün hale geliyor.

Bu yapı işletmelerin enerji tüketimi, bakım ihtiyacı ve operasyonel performans konusunda daha hızlı ve veriye dayalı kararlar almasını sağlıyor. Böylece dijitalleşme hem enerji yönetimini hem kullanıcı konforunu hem de sistemlerin uzun dönemli verimliliğini destekleyen stratejik bir unsur haline geliyor.

 

  1. Isı pompalarının son dönemdeki teknolojik gelişimi hakkında bilgi alabilir miyiz? Bu sistemlerin kullanım alanları ve pazar potansiyeli önümüzdeki dönemde nasıl şekillenecek?

 

Isı pompaları, iklimlendirme sektöründeki enerji dönüşümünün en önemli teknolojilerinden biri haline geliyor. Bu sistemler tek bir yapı üzerinden ısıtma ve soğutma ihtiyacına yanıt verebildikleri için dört mevsim kullanılabilen, yüksek verimli iklimlendirme çözümleri sunuyor.

Isı pompalarına yönelik ilginin artmasında enerji maliyetleri, karbon emisyonlarının azaltılması hedefleri ve fosil yakıtlara bağımlılığın düşürülmesine yönelik çalışmalar etkili oluyor. Inverter teknolojileri sayesinde sistemler tam kapasiteyle sürekli çalışmak yerine ortamın ihtiyacına göre performansını ayarlayabiliyor. Bu da enerji tüketiminin kontrol edilmesine ve daha dengeli bir iç ortam oluşturulmasına katkı sağlıyor.

 

Geçmişte inverter teknolojilerinde yaşanan dönüşümün benzerini bugün ısı pompalarında görüyoruz. Kullanıcılar yalnızca soğutma sağlayan cihazlardan, tek sistemle verimli ısıtma, soğutma ve kullanım sıcak suyu gibi farklı ihtiyaçlara yanıt verebilen bütünsel çözümlere yöneliyor. Önümüzdeki dönemde ısı pompalarının konut projelerinin yanı sıra oteller, ofisler, eğitim yapıları, kamu binaları ve farklı ticari yapılarda daha yaygın kullanılması bekleniyor. Binaların elektrifikasyonu, yenilenebilir enerji sistemleriyle entegrasyon ve enerji verimliliği hedefleri de pazarın gelişimini destekleyecek başlıca unsurlar arasında yer alıyor.

 

  1. VRF sistemlerin enerji verimliliği, esnek kullanım ve işletme maliyetleri açısından öne çıkan avantajlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Büyük ölçekli yapılarda çözüm tasarlanırken hangi kriterler ön plana çıkıyor?

 

VRF sistemler, farklı kullanım alanlarının birbirinden bağımsız biçimde iklimlendirilebilmesine olanak tanıyan esnek yapılarıyla özellikle büyük ve çok bölümlü yapılarda öne çıkıyor. Ofisler, alışveriş merkezleri, oteller, kamu yapıları ve karma kullanımlı binalarda her alanın sıcaklık ihtiyacı farklı olabiliyor. VRF teknolojileri, sistem kapasitesini bu değişken ihtiyaçlara göre yönetebiliyor. Inverter kontrollü çalışma yapısı, sistemin yalnızca ihtiyaç duyulan kapasite kadar çalışmasını sağlıyor. Bu özellik enerji tüketiminin kontrol edilmesine ve kısmi yüklerde yüksek verimlilik elde edilmesine yardımcı oluyor. Isı geri kazanımlı sistemler ise aynı bina içerisinde farklı sıcaklık beklentileri bulunan alanlara eş zamanlı olarak ısıtma ve soğutma hizmeti sunabiliyor. Bir alandan alınan ısının başka bir alanda değerlendirilmesi, enerji kaynaklarının daha etkin kullanılmasına katkı sağlıyor.

 

Büyük ölçekli projelerde çözüm tasarlanırken binanın kullanım amacı, çalışma saatleri, iç ve dış ortam yükleri, farklı mahallerin ihtiyaçları, ilk yatırım maliyeti ve toplam sahip olma maliyeti birlikte değerlendirilmeli. Enerji verimliliğinin yanı sıra sistemin kontrol edilebilirliği, bakım kolaylığı, servis altyapısı, doğru kapasite seçimi ve uygulama kalitesi de uzun dönemli performans açısından kritik önem taşıyor.

  1. Sürdürülebilirlik hedeflerinize ulaşmada dijital teknolojiler nasıl bir katkı sağlıyor? Dijitalleşme, karbon emisyonlarının azaltılması ve kaynak yönetimi açısından nasıl bir rol üstleniyor?

 

İklimlendirme sistemlerinin binalardaki enerji tüketimi içerisindeki payı oldukça yüksek. Türkiye’de toplam enerji tüketiminin yaklaşık yüzde 30-35’i binalarda gerçekleşirken, bina tüketiminin yaklaşık yüzde 40-50’sinin iklimlendirme sistemleriyle ilişkili olduğu değerlendiriliyor. Bu nedenle iklimlendirme sistemlerinde sağlanacak her verimlilik artışı, enerji tüketiminin ve kullanım kaynaklı karbon emisyonlarının azaltılması açısından önemli bir potansiyel taşıyor.

Dijital teknolojiler, sistemlerin ne zaman, ne kadar ve hangi koşullarda enerji tükettiğini görünür hale getiriyor. Gerçek zamanlı izleme, otomatik kontrol ve performans analizi sayesinde gereksiz tüketim alanları belirlenebiliyor ve sistemlerin ihtiyaç doğrultusunda çalışması sağlanabiliyor.

Inverter teknolojileri sistemlerin değişken yüklere daha verimli biçimde yanıt vermesine yardımcı olurken, IoT destekli sistemler tüketim ve talep dalgalanmalarının yönetilmesini kolaylaştırıyor. SCADA çözümleriyle de sistem performansının izlenmesi, enerji tüketiminin analiz edilmesi ve bakım süreçlerinin planlanması mümkün oluyor.

 

Akıllı enerji yönetimi yapıları, iklimlendirme sistemlerinin yenilenebilir enerji kaynakları ve bina yönetim sistemleriyle birlikte çalışmasını da destekliyor. Böylece sürdürülebilirlik hedefleri yalnızca daha verimli cihazlar geliştirmekle sınırlı kalmıyor; cihazın kullanım ömrü boyunca nasıl işletildiğini ve yönetildiğini kapsayan bütünsel bir sürece dönüşüyor.

 

  1. Avrupa Birliği’nin çevre politikaları, F-Gaz düzenlemeleri ve yeni nesil soğutucu akışkanlara yönelik dönüşüm hakkında görüşleriniz nelerdir? Bu süreç teknoloji yatırımlarınızı ve ürün geliştirme çalışmalarınızı nasıl etkiliyor?

 

F-Gaz düzenlemeleri, iklimlendirme sektörünün önümüzdeki dönemdeki teknolojik dönüşümünü belirleyen en önemli başlıklardan biri. Düzenlemeler, çevresel etkisi yüksek soğutucu akışkanların kullanımının kademeli olarak azaltılmasını ve daha düşük çevresel etkiye sahip alternatiflerin yaygınlaştırılmasını hedefliyor. Bu dönüşüm, yalnızca kullanılan soğutucu akışkanın değiştirilmesi anlamına gelmiyor. Ürün tasarımından üretime, lojistikten montaja, bakım süreçlerinden kullanım ömrü sonunda gazın geri kazanılmasına kadar bütün değer zincirinin yeniden değerlendirilmesini gerektiriyor. Yeni nesil soğutucu akışkanlarla birlikte güvenlik, sistem tasarımı, sızdırmazlık, servis yetkinliği ve doğru gaz yönetimi daha da önemli hale geliyor. Özellikle montaj sırasında sistemin doğru biçimde vakumlanması, kaçak kontrollerinin gerçekleştirilmesi ve soğutucu akışkanın çevreye salınmasının önlenmesi hem sistem verimliliği hem de çevresel sorumluluk açısından kritik önem taşıyor.

 

Mitsubishi Electric açısından bu süreç yüksek verimli sistemlerin geliştirilmesi, düşük karbonlu teknolojilere geçiş, yeni nesil soğutucu akışkanlara uygun ürün tasarımları ve servis ekiplerinin teknik yetkinliklerinin geliştirilmesi gibi farklı yatırım alanlarını beraberinde getiriyor. Sektörde enerji verimliliği ile soğutucu akışkan dönüşümünü birbirinden bağımsız değerlendirmek mümkün değil. Daha düşük çevresel etkiye sahip bir akışkanın, yüksek verimli ve doğru tasarlanmış bir sistem içerisinde kullanılması gerekiyor. Bu nedenle ürünlerin tüm yaşam döngüsünü dikkate alan bir teknoloji yaklaşımı giderek daha fazla önem kazanıyor.

 

  1. Önümüzdeki beş yıllık süreçte iklimlendirme sektörünü şekillendirecek en önemli teknolojik gelişmelerin neler olacağını düşünüyorsunuz? Firmanız bu geleceğe nasıl hazırlanıyor?

 

Önümüzdeki beş yılda iklimlendirme sektörünü enerji verimliliği, elektrifikasyon, ısı pompaları, yeni nesil soğutucu akışkanlar, yapay zekâ, IoT ve gelişmiş sistem kontrol teknolojilerinin şekillendireceğini düşünüyoruz. İklim değişikliği ve mevsimsel dalgalanmalar, yıl boyunca esnek biçimde kullanılabilen sistemlere yönelik ihtiyacı artıracak. Bu nedenle yalnızca soğutma sağlayan cihazlardan; ısıtma, soğutma, nem kontrolü, hava kalitesi ve enerji yönetimini birlikte gerçekleştirebilen sistemlere geçiş hızlanacak. Yapay zekâ destekli sistemlerin kullanıcı alışkanlıklarını, ortam koşullarını ve enerji tüketimini analiz ederek çalışma biçimini otomatik olarak uyarlaması bekleniyor. Arıza tahmini, önleyici bakım, tüketim optimizasyonu ve kişiselleştirilmiş konfor yapay zekânın sektörde yaygınlaşacağı başlıca alanlar olacak. Isı pompaları binaların elektrifikasyonunda daha güçlü bir rol üstlenirken, F-Gaz düzenlemeleri yeni nesil soğutucu akışkanlara geçişi hızlandıracak. Akıllı bina sistemleri, yenilenebilir enerji kaynakları ve iklimlendirme çözümleri arasındaki entegrasyon da giderek derinleşecek.

 

Mitsubishi Electric olarak bu geleceğe inverter ve yarı iletken teknolojilerindeki mühendislik gücümüzü, otomasyon ve SCADA uzmanlığımızı, yüksek verimli iklimlendirme çözümlerimizi ve uzun vadeli ürün geliştirme yaklaşımımızı bir araya getirerek hazırlanıyoruz. Hedefimiz, yaşam konforunu yükseltirken enerji kaynaklarının daha verimli kullanılmasına ve kullanım sürecindeki karbon emisyonlarının azaltılmasına katkı sağlayan çözümler geliştirmeyi sürdürmek.

 

Okumaya Devam Et
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

GENEL

Wilo, EcoVadis’te Rekor Skora Ulaştı

Yayınlandı

-

 

Modern su teknolojilerinin öncü markası Wilo Group, EcoVadis sürdürülebilirlik değerlendirmesinde 100 üzerinden 91 puan alarak şirket tarihindeki en yüksek skora ulaştı. Üst üste beşinci kez Platin Madalya ile ödüllendirilen Wilo Group, üçüncü kez de “üstün” (Outstanding) derecesine layık görüldü. 

Sürdürülebilirliği kurumsal stratejisinin temel unsurlarından biri olarak konumlandıran Wilo Group, EcoVadis değerlendirmesinde geçtiğimiz yıla kıyasla puanını üç puan artırarak 91’e yükseltti. Şirketin bugüne kadar elde ettiği en yüksek EcoVadis sonucu olan bu skorda; sürdürülebilirlik yönetimi, şeffaf raporlama, etik iş uygulamaları ve tedarik zincirinde risk yönetimi alanlarında yürütülen çalışmalar etkili oldu. Wilo Group böylece derecelendirme kuruluşunun verdiği en yüksek seviye olan Platin derecesine üst üste beşinci kez ulaşırken, “Outstanding” değerlendirmesini de üst üste üçüncü kez elde etti. 

Sürdürülebilirlikte Yeni Rekora İmza Attık

Ödüle ilişkin açıklamalarda bulunan Wilo Group Başkanı ve CEO’su Oliver Hermes: “Platin ödülünü üst üste beşinci kez almanın yanı sıra 91 puanla şirket tarihimizdeki en yüksek skora ulaşmış olmaktan büyük gurur duyuyoruz. Bu başarı, sürdürülebilirlik konusundaki kararlılığımızın ve bu alanda ortaya koyduğumuz sürekli gelişimin güçlü bir göstergesidir. Wilo için sürdürülebilirlik, ayrı bir faaliyet alanı değil; yapay zeka gibi grup stratejimizin temel unsurlarından biri ve tüm iş faaliyetlerimizin merkezinde yer alıyor. Halihazırda güçlü olan performansımızı daha da ileri taşımamız, standartlarımızı sürekli yükselttiğimizi ve gelişim odağımızı koruduğumuzu ortaya koyuyor” dedi.

Sürekli Bir Gelişim İçerisindeyiz 

Wilo Group CTO’su Georg Weber ise yaptığı değerlendirmede: “91 puan, sürdürülebilirlik yönetimimizi istikrarlı biçimde geliştirme yaklaşımımızın bir sonucudur. Raporlamamızın bağımsız doğrulanmasından PACI kapsamındaki çalışmalarımıza ve tedarik zinciri risk yönetimimize kadar birçok alanda performansımızı daha ileri taşımak için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Sürdürülebilirlik, tamamlanıp geride bırakılabilecek bir süreç değil; sürekli gelişimi ve dönüşümü gerektiren uzun vadeli bir yolculuktur” şeklinde konuştu.

EcoVadis, dünya genelinde en saygın sürdürülebilirlik derecelendirme kuruluşlarından biri olarak öne çıkıyor. Platin madalya, değerlendirilen şirketler arasında en üst yüzde 1’lik dilimde yer alan kuruluşlara verilen ve EcoVadis’in sunduğu en yüksek başarı seviyesini temsil ediyor.

Okumaya Devam Et

GENEL

Depreme dayanıklı yapıların gücü su yalıtımından geçiyor

Yayınlandı

-

ODE Yalıtım, 17 Ağustos’un yıl dönümünde binaların taşıyıcı sistemlerini koruyan su yalıtımının hayati rolüne dikkati çekiyor.

17 Ağustos Depremi’nin yıl dönümünde yapı güvenliği Türkiye’nin ana gündem maddesi olmaya devam ederken, binaların depreme karşı direncini belirleyen en kritik unsurlardan biri olan su yalıtımı göz ardı ediliyor.  Bir yapının deprem performansı yalnızca kullanılan beton ve donatının kalitesiyle belirlenmiyor. Yapı ömrü boyunca taşıyıcı sistemin su, nem ve diğer dış etkenlere karşı korunması da deprem güvenliğinin ayrılmaz bir parçasını oluşturuyor.

Su yalıtımı bulunmayan ya da standartlara uygun uygulanmayan yapılarda, zaman içinde yapı elemanlarına ulaşan su, donatı çeliğinde korozyona neden oluyor. Bu süreç, betonarme elemanların dayanımını azaltarak yapı güvenliğini olumsuz etkileyebiliyor. Araştırmalar, su yalıtımı bulunmayan yapılarda taşıyıcı sistemin 10 yıl içinde yüzde 66’ya varan oranda dayanım kaybına uğrayabileceğini ortaya koyuyor.

Araştırma sonuçları önemli bir farkındalık açığına işaret ediyor
ODE Yalıtım’ın 2023 yılında gerçekleştirdiği Su Yalıtımı ve Binaların Deprem Güvenliği Algı Araştırması’na göre, toplumda su yalıtımı ile deprem güvenliği arasındaki ilişkinin yeterince bilinmediğini ortaya koyuyor. Araştırmaya göre katılımcıların yalnızca yüzde 2,2’si binanın depreme karşı dayanıklılığında su yalıtımının önemini bildiğini ifade ederken, her 100 kişiden 45’i oturduğu binada su yalıtımı bulunup bulunmadığını bilmiyor. Katılımcıların yüzde 34,2’si binasında su yalıtımı olmadığını belirtirken, su yalıtımı bulunduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 20,4’te kalıyor.

Konuya ilişkin değerlendirmede bulunan ODE Yalıtım Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Ozan Turan şunları söyledi: “Depreme dayanıklı yapıların bu özelliklerini uzun yıllar koruyabilmesi için su yalıtımının yapım aşamasından itibaren doğru projelendirilmesi ve standartlara uygun şekilde uygulanması gerekiyor. Su yalıtımı, nem ve su sızıntısına karşı koruma sağlamanın yanı sıra taşıyıcı sistemi koruyor ve yapının tasarım ömrünü destekliyor. Araştırmalarımız, toplumda su yalıtımının maliyetine ve yapı güvenliğindeki rolüne ilişkin önemli bilgi eksiklikleri bulunduğunu gösteriyor.

Oysa su yalıtımının toplam bina maliyeti içindeki payı yaklaşık yüzde 1 seviyesinde. Bu nedenle ODE Yalıtım olarak yeni teknolojiler geliştirmenin yanında doğru teknik bilginin yaygınlaşmasına da katkı sunmayı sorumluluğumuzun bir parçası olarak görüyoruz. Bu kapsamda hazırladığımız Binalarda Su Yalıtımı kitabıyla mimarlar, mühendisler, uygulamacılar ve sektör profesyonellerini güncel standartlar, doğru uygulama detayları ve teknik bilgilerle buluşturuyoruz. Su yalıtımı konusunda farkındalığın artmasına ve doğru uygulamaların yaygınlaşmasına katkı sağlamayı sürdüreceğiz” dedi.

Okumaya Devam Et

GENEL

İZODER’DEN 17 AĞUSTOS MARMARA DEPREMİNİN 27. YILINDA AÇIKLAMA

Yayınlandı

-

 

İZODER Başkanı Atalay Özdayı “Yapılarımızın güvenliği için temelden çatıya su yalıtımı uygulamalarını yaygınlaştırmalıyız”

 

Yalıtım sektörünün çatı örgütü İZODER, ’17 Ağustos Marmara Depremi’nin 27. yıl dönümü nedeniyle bir açıklama yaparak binaların depreme karşı güçlendirilmesi noktasında temelden çatıya su yalıtımının hayati önemine dikkat çekti.

 

İZODER (Isı Su Ses ve Yangın Yalıtımcıları Derneği) Yönetim Kurulu Başkanı Atalay Özdayı, “17 Ağustos’ta her yıl depremin yarattığı büyük yıkımı hatırlıyor, önlemler konusuna dikkat çekmeye çalışıyoruz. Depremin yol açtığı yıkımların en önemli nedenlerinden birinin yapının taşıma gücünü etkileyen korozyon olduğu bir gerçek. Bir yapının ana unsurları olan demir ve betonu, suyun olumsuz etkilerinden yalıtımla koruyarak binalarımızı depremin etkilerine karşı güçlü hale getirmeliyiz. Mevcut binalarımızın depreme dayanıklılığı konusunda endişe duyuyor, güvenli ve sağlıklı binalara sahip olmak için kentsel dönüşümü fırsat olarak görüyoruz.” dedi.

Depremin yol açtığı yıkımların en önemli nedenlerinden biri korozyon 

Depremde yaşanan ağır hasarların başlıca nedenlerinden birinin, yapıların taşıma kapasitesini azaltan korozyon olduğuna dikkat çeken Özdayı, şunları söyledi: “Betonarme yapı sistemlerinin en zayıf noktalardan biri suya karşı olan hassasiyetleridir. Yağmur, kar, yeraltı suları, zeminde yer alan nem, mutfak, banyo, tuvalet gibi ıslak hacimlerdeki su kaçakları, binanın inşa edildiği zeminde bulunan basınçlı veya basınçsız yeraltı suları nedeniyle binalar sürekli olarak suya maruz kalabiliyor. Suyun taşıyıcı yapı elemanlarına nüfuz etmesi durumda özellikle betonun içindeki demirin paslanmasıyla başlayan ‘korozyon’ yapının yük taşıma kapasitesini azaltıyor. Betonarme yapıların sağlıklı bir şekilde tasarım ömürleri süresince işlevlerini sürdürebilmesi için yapının tamamının standartlara uygun şekilde ısı ve su yalıtımı ile korozyondan korunması gerekiyor.” 

Karadeniz Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şakir Erdoğdu’nun donatı ve korozyon ilişkisini ortaya koyan araştırmasını hatırlatan Özdayı, sözlerine şöyle devam etti: “Bu araştırma binalarımızı bekleyen tehlikeyi gözler önüne seriyor. Suya maruz kalan bir donatı, taşıma kapasitesinin 5 yılın sonunda yüzde 50’sini, 15 yılın sonunda yüzde 90’ını, 24 yılın sonunda ise tamamını kaybettiğini ortaya koyuyor.  Donatı korozyonu, deprem veya herhangi bir dış etki olmaksızın belirli süre sonra yapıların çökmesine yol açabiliyor. Bu durum da maalesef ülkemizin yabancı olmadığı bir gerçeklik. 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi sonrasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Hasar Tespit Komisyonu tarafından yapılan incelemeler sonucunda, yüzde 79’u hasarlı bulunan 55 bin 651 konut ve işyerinin yüzde 64’ünde korozyon tespit edilmişti.” 

Kentsel dönüşüm güvenli yapılaşma için kritik önem taşıyor

İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Deprem Mühendisliği Ana Bilim Dalı tarafından hazırlanan “İstanbul İli Olası Deprem Kayıp Tahminlerinin Güncellenmesi Projesi” raporunda yer alan sonuçları paylaşan Özdayı, “İstanbul’da 7,5 büyüklüğündeki bir deprem senaryosunda binaların ortalama yüzde 17’sinin (yaklaşık 194 bin bina) orta ve üst seviyede hasar göreceği tahmin ediliyor. 7,5 büyüklüğündeki senaryo depreminde İstanbul’daki binaların ortalama yüzde 26’sının hafif, yüzde 13’ünün orta, yüzde 3’ünün ağır ve yüzde 1’inin çok ağır hasar görmesi bekleniyor. Senaryo depreminde ağır ve çok ağır hasarlı binaların aldıkları deprem hasarının onarılamayacak boyutta olacağı ve bu hasar seviyelerindeki binaların yıkılıp tekrar yapılması gerektiği ortaya çıkıyor. Öte yandan orta hasarlı binaların da onarım yerine yıkılıp yeniden inşasının çoğunlukla daha uygun olduğu belirtiliyor. Böyle bir depremden etkilenecek diğer iller de hesaba katıldığında tablo daha da karamsar bir hal alıyor” dedi. 

 

Ülke genelinde hız kazanan kentsel dönüşüm sürecinin, Türkiye’nin yapı stokunda kapsamlı bir yenilenme için kritik bir fırsat sunduğunu vurgulayan Özdayı,  “Türkiye genelinde mevcut bina stokunun detaylı şekilde analiz edilmesi, güvenli hale getirilebilecek yapılar ile riskli binaların net biçimde ayrıştırılması gerekiyor. Yeterli dayanıma sahip olan yapıların güçlendirilmesi; güvenli olmayan binaların ise kentsel dönüşüm kapsamında yeniden inşa edilmesi büyük önem taşıyor” şeklinde konuştu. 

 

Binalarda Su Yalıtımı Yönetmeliği’nin 1 Haziran 2018 tarihinde yürürlüğe girdiğini hatırlatan Özdayı, bu tarihten sonra inşa edilen ve zorunlu olarak su yalıtımı yapılan binaların, toplam yapı stokunun yalnızca yüzde 5-5,5’ini oluşturduğunu belirterek şunları söyledi: “10 milyonun üzerinde bina, 30 milyonu aşan hanenin bulunduğu ülkemizde bu düşük oranlardaki su yalıtımı uygulaması maalesef güvenli bina noktasında zayıf bir yerde durduğumuzu gösteriyor. Bundan sonra su yalıtımı ile güçlendirilmiş, güvenli, sağlıklı ve konforlu yapılar inşa etmemiz gerekiyor.  Kentsel dönüşümün bir yandan güvenli kentler sağlarken diğer yandan çevreye duyarlı, enerji verimli, konforlu yapılaşma için de büyük bir fırsat barındırdığını unutmamak gerekiyor. Su yalıtımı, güvenli yapılaşmanın ayrılmaz bir parçası. Bir binanın temeli çürüyorsa, biz bu binayı güvenli sayamayız. Özellikle deprem riski yüksek bölgelerde yaşayanların, binalarındaki su yalıtımı durumunu sorgulamaları ve uzman kontrolü yaptırmaları çok önemli” dedi.  

Okumaya Devam Et

Son Yazılar

Trendler